Kırgızistan Yurdu Gezisi – 2017 (10.11.12. Gün)

10.gün

Kırgızıstan’dan ayrılık, Ana yurda kavuşma duygularının birlikte kıpırdanmaya başladığı bir gündü. Aksakallık ve Eceliği ilk günlerde yadırgayan Hilmi ve Ayşenur arkadaşlarımız artık konumlandırılmalarına iyice alışmış gözüküyorlardı. Hatta Aksakal, hanlığını ilan etmeyi bile istedi.

10.güne Karakolda kahvaltı ile başlamış olduk.Yıllardır uyduruk bir kelime sandığımız dobrowsky nin bir soyad olduğunu, bizdeki sütlacın ve lokmanın şekersizini tadarken öğrendik. Kahvaltı sonrası Kırgızıstandaki 80 milletten biri olan; 19.yuzyılda Çin imparatorluğunun kuzeyinden kaçan Dunganların, şaşırtıcı ve güzel camilerine vardığımızda,  saat 9:16 yı gösteriyordu.Çin mimarisi ile yapılan Dungan camisinin inşaatı 1905 yılında başlamış, 2007 de bitmiş.

Yolculuğumuz, Issık gölünün kuzeyinde Aladağlara paralel olarak devam etti.Timur un geçtiği yerlerde kavak ağaçları salına salına bizi selamladılar.Timur askerlerine birer taş alın deyip, Karakom denilen bir yerde taşları bıraktırırmış.

Böylece ordusunun ne kadar büyük olduğunun anlaşılmasını istermiş.Ana yurdumuzda karpuzu,kirazı,çileği meşhur köyler olduğu gibi Kırgızistanda da ahududusu meşhur bir köyden geçiyoruz.Bozderi köyüne geldiğimizde ise, yaz tatili için uygun ve güzel pansiyonların olduğunu öğreniyoruz..Öğlen yemeğimiz  Cholpan ata da U rybaka isimli bir teras  cafede..Cholpan ata turistik bir şehir ancak hediyelik minnak şeyler almak gene de mümkün olmuyor..Satıcılar tezgahlarda değil ya da öğle saatlerinde satışla uğraşıp huzurlar bozulmasın isteniyor..

Kırgızların haklı gururu olan Cengiz Aymatov un kültür merkezine ya da daha doğru bir deyişle Cengiz Aymatov ruh merkezine ulaşıyoruz..

Cengiz Aytmatov Merkezi

Atalarının ruhlarına saygılı Kırgızlar için gerçekden de Cengiz Aymatov ruh merkezi demek daha uygun..Hikayesi olan heykeller, kırgız rehber tarafından anlatılırken sanki bizimle konuşmaya başlıyorlar..Resimleri inceliyoruz Cengiz Aymatov ruh merkezinde..Kadınların saçları gene toplumun geleneklerinde, gündeminde yerini almış.Örnekse 40 örüm saç bekar, 2 örüm evlenmiş 1 örüm dul, kısa saç erkeğe kötü bir sey yapmış..Geleneklere saygı ile özgür ruhum arasında gidip gelirken saçlarımı rüzgara bırakıyorum.

Kemin nehri ile Çua nehrinin birleştiği yeri seyretmenin keyfine varıyoruz.

Zamanımız fotoğraf çekmeye yetiyor..

Chon Kemin vadisinde trekking yapmak dahası doğanın dinginliğinin tadına varmak hafif de olsa bir hüzün veriyor nedense..Dağların arkasının Kazakistan olduğunu biliyoruz, içimden belki bir gün diyorum..

Aksam Ashu lokantasında Alman ve İsrailli gruplardan daha eğlenceli ve daha renkli bir grup olarak türküler ve sihirbazlık eşliğinde yemeğimizi sonlandırıyoruz.

11.gün

CHON KEMİN – BİSHKEK

Kırgız Coğrafyası alabildiğine gizemli ve değişken.

Bir bakıyorsunuz “ dünyanın gözü “ dedikleri Issık Köl’ de kristal berraklığında sulara atmışsınız kendinizi, bir bakıyorsunuz, Son Köl’ de at üzerinde bozkırlarda rüzgarla yarışıyorsunuz.

O aşılmaz dedikleri geçitler kah at sırtında, kah Rusların gururu

“ KAMAZ “ kamyonları ile aşılıyor.

Yorgunluk kimsenin aklına bile gelmiyor.

Karakol’ dan ayrıldıktan sonra Issık Köl’ ü kuzeyden dolaşmak bize Kırgız Coğrafyası’ nın cennet yüzlerinden birisini daha gösteriyor.

Yurt Gezilerinde yapmış olduğumuz ve o ay içinde doğanlara sunulan hediyeler, bazen o ayın o gününde doğanlara da denk gelebiliyor. 01 Eylül’ de benim doğum günüm “ gün “ olarak kutlanırken, 02 Eylül’ de Yıldız Hanım’ ın doğum günü “ gün olarak kutlanıyor.

İnsanın ne zaman doğduğu da önemli kuşkusuz, ama belki de daha da güzel olanı, bu coğrafyada dostların sizi unutmadan, bir doğum günü anması, kutlaması yapması oluyor.

Yorgunluk demeyeyim, ama uzayan gece muhabbetlerinden bana fazla uyku düşmüyor. Karakol – Chon Kemin arasındaki uzun yolculuk uykusuzluğumu daha da artırıyor.

Minibüste gezinin başından beri yanımda oturan Asel Ece belli ki uzun yola ve bu kadar uzun gezilere alışık değil ve Karakol’ dan çıktıktan sonra boynu düşüyor ve uyuyor. Ben de bu uzun yolda zaman zaman uyukluyorum, başım arada düşüyor. Asel ‘ in başını dayayacak koltuk başlığı var, benim o da yok ve başımı daha fazla dik tutamıyorum.

Uyumamalıyım, zira kaptanımız Turgun Bayke önceki gün fena üşütmüş ve bana söylemese de gözlerinden anlıyorum, çok hasta. Elimin tersini Turgun Bayke’ nin boynuna götürüyorum, çok ateşli. Bu ateş ve yoğunlukla bu insan nasıl araç kullanacak, ona dikkat etmeliyim ve bunun için benim de uyumamam gerekiyor. Arada gaflet geliyor, dayanamıyorum.

Nihayet kazasız ve sorunsuz şekilde Chon Kemin’ e geliyoruz.

Daha önceki Kırgızistan Gezilerimizde de geldiğimiz bu köy bölgede CBT ( Topluma Dayalı Turizm ) kapsamında turizme ilk açılan köylerden. Ashuu Köyü kuzey doğuya açılan geniş bir vadinin hemen bitimine yakın düz ve verimli bir arazide kurulmuş bir köy.

Kırgızistan’ a her gelişimizde yeni sözcükler duymaya ve duyduğum sözcükleri de Türkiye Türkçesi ile anlamlandırmaya, onları Türkiye’ deki günlük hayata dahil etmeye çalışıyorum.

Duydukça şaşırıyorum, aslında hep bildiklerimizin ama anlamlandıramadıklarımızın bu topraklarda, Kırgız topraklarında güncel ve canlı olarak yaşadığını görmek, duymak beni şaşırtıyor.

TÖR – TÖR’E

Boz Üy ‘e girdiğimizde tam karşımızdaki yerin “ tör “ olduğunu bilmek, bana “töre” kelimesi ile bağlantı kurmam gerektiğini hatırlatıyor.

Göçebe halklarda toprağa yerleşik ev olmadığına göre, keçeden yapılan Boz Üyler ( Boz Evler ) bugünkü anlamda toprağa yerleşik evlerdeki günlük hayatın tamamını içine alıyordu.

Boz Üy’ e girişte tam karşımızda bulunan yer, yani “ Tör “ , şimdiki evlerimizde “ baş köşe “ dediğimiz yer ve hep en büyüklerin, en uluların, en bilgelerin oturacağı yer.

Tör’ e oturan Boz Üy’ deki günlük hayatı da yönetir ve Boz Üy’ de bulunan, yaşayan herkese aslında Tör’ de bulunan ulu kişiye, Ak Sakal’ a saygıdan ziyade o makama yani “ tör’ün “ bizzat kendi makamına saygı gösterirler.

Bizim Anadolu kültüründe de vardır, evde hiç sönmeden yanan ocak ateşi ve ocak evin en kutsal yeridir. Ocağa asla kötü bir şey atılmaz, su dökülmez, ocak başında asla saygısızca oturulmaz.

Bu bizim Anadolu ocak kültürümüz de ta Kırgız bozkırlarından alıp getirdiklerimizdendir.

Tör , Boz Üy’ den çıkıp bizim Anadolu topraklarına geldiğinde “ töreye “ saygı, “töreye” bağlılık olarak ortaya çıkıyor.

Yani, aslında, saygı ve bağlılık, “ tör’de “ konuşulanlara, “ tör’de “ alınan kararlara saygı ve bağlılıktır söz konusu olan.

Kaşgarlı Mahmut , yüz yıllar önce yazmış ne demek istediğimizi aslında ve uzun söze gerek yok. Divanü Lügati’t Türk sadece Kaşgarlı Mahmut’ a yazılan değil, uygarlık tarihi için de ölümsüz bir eserdir.

ASHUU – AŞIT – GEÇİT

02 Eylül akşamında dar vakitte de olsa, Ashuu Köyü’ nün güney yamaçlarına yürümüştük. Ertesi sabah aynı yürüyüşü gündüz, gün doğarken yapmak için saat 06:30 ‘da kaldığımız guest house ( konuk evi ) bahçesinde buluşmak için odalarımıza çekiliyoruz.

03 Eylül, Pazar sabahı

Derken, işte yine bir sözcük daha çıkıp geliyor aslını Kırgız topraklarında koruyarak : Ashuu , yani Türkçe yazılışla, “ aşu “.

Yani, “ aşıt “ , yani geçit.

Burası, yani Aşuu Köyü, yani geçit köyü, Kemin Vadisi’nde

kurulmuş, kuzeyi Kazakistan’a , güneyi rüya gibi yaylalara aşıyor.Bu nedenle köyün adı Ashuu, yani aşıt, yani geçit olarak konmuş.

Ashuu Köyü’ ne gelmeden önce, Kırgızistan’ ın ilk cumhurbaşkanı Askar AKAYEV ‘ in doğup büyüdüğü köy olan ve Kemin Vadisi’nde bulunan “ Kızıl Bayrak “ Köyü’nden geçmiştik.

Bu topraklarda Sovyet döneminden kalan neredeyse bütün coğrafi isimler aynen korunuyor. Kızıl Bayrak da bunlardan birisi.

Sabah kahvaltısı saat 08:00’ de . Odamdan çıkıyorum. Sabah yürüyüşüne kimler gelecek acaba ?

Henüz gelen yok. Doğan ve eşi Dilek Hanım geliyor, Şerife geliyor, Suna geliyor.

Ünsal Aga da geliyor.

Düşüyoruz yine aynı yola, köyün güneyinde bulunan dağlara doğru.

Tozlu köy yolundan kendimizi yeni biçilmiş buğday ve yonca tarlalarına atıyoruz daha fazla toz yutmamak için.

Ünsal AGA bize tozlu yol kenarında dişi Hint keneviri gösteriyor, hazine bulmuş gibi. Doğrusu açıkta ve sahipsiz bu Hint kenevirine bakan bile yok.

Bir saat kadar yürüyoruz sabahın serinliğinde.

Güneş ağır ağır yükseliyor Kemin Vadisi’ nin sırtlarından. Doğan dostum, güneşin aydınlattığı sırtların ve biçilmiş buğday ve yonca tarlalarının renk şölenini kaçırmıyor.

Karşı dağların ardı KAZAKİSTAN.

Geceyi yazıda geçirmiş at ve yavrusu tay atlar, bize alışmış artık, bizden kaçmıyorlar.

Önceki gün yaptığımız gibi, dağdan gelen derenin kenarına kadar yürüyor ve geri dönüyoruz.

Biz dönerken, Doğan , eşi Dilek Hanım ve Suna köyün mezarlığına doğru yürüyorlar.

Önceki günden de niyetimiz vardı mezarlığa gitmeye, ama rehberimiz Ernist köylülerin kendi mezarlıklara yabancıların girmelerine sıcak bakmadıklarını söylediği için girmemiştik.

Kırgız mezarlıklarında din, dil, siyasi görüş ayrımı olmadan defin yapılıyor. İşte “ Müslüman ve Bolşevik “ bir yoldaşın mezar taşı.

Yürüyüş sonrasında odama gitmeden kahvaltı için yemek salonuna çıkıyorum.

Odasından çıkanlar yavaş yavaş kahvaltıya geliyor.

Kahvaltı sonrası hareket saatimiz 09:00 olarak belirleniyor.

Hareket saatinden önce Kırgız çocukları için Türkiye’ den getirmiş olduğumuz son oyuncakları da çocuklara verilmek üzere konuk evi çalışanlarına teslim ediyoruz.

Konuk evinin hediyelik eşya satan dükkanını açtırdığımda ise, azımsanmayacak bir alış veriş yapılıyor. Bizim ekip satıcı kızdan 6.500 Som ‘un aslında “ altı min carım “ , yani , “ altı bin yarım “ , olduğunu öğreniyor.

Hep öğreniyoruz. Ne güzel.

Kaptan Turgun Bayke geliyor, aracı özenle yerleştiriyor.

Ateşine bakıyorum, hala yanıyor, ama bize hissettirmemeye çalışıyor.

Artık Kırgız topraklarında son günümüz. Geliş ve dönüş günlerimizi saymazsak, on birinci gündeyiz ve dönüş için başkente, Bişkek’e doğru harekete geçiyoruz.

Bu bölge Kemin Milli Parkı. Dönüş yolunda, Kemin Nehri boyunca

gidiyoruz. Kızıl Bayrak Köyü’ nü geçtikten sonra, Kemin Nehri’ nin Çui Nehri ‘ ne kavuştuğu “ kavşuta “ varıyoruz.

Dün aynı yolu gelirken bu noktada mola verdiğimizde, iki nehrin bir birine nasıl kavuştuklarını izlemiştik, bulanık akan Kemin ve duru akan Çui.

Günlerdir araçlarla yollarda, at sırtında, bozkırlardayız.

Günlerdir dönüş için başkentte son günde alış veriş için Osh ( Oş ) Pazarı’ na gideceğimiz anı bekliyor gibiyiz, herkes alamadıklarını, bulamadıklarını

Oş Pazarı’ nda bulup almak istiyor.

Bu nedenle başkente gelişimizde doğrudan otele gitmek yerine, şehrin çevresini dolaşmak pahasına, doğrudan Osh Pazarı’ na gidiyoruz.

OSH PAZARI

Osh, Kırgızistan’ ın ikinci büyük pazarı ve bizim güney illerimiz gibi, tarım şehri.

Pazarın kuruluş amacı, Osh şehrinden gelen sebze ve meyvelerin Bişkek’ te

halka sunulmasıdır.

Osh Pazarı’ na varıyoruz. Ernist bizden ayrılıyor. Asel Ece Ernist’ in telsizini bana veriyor, kendisi önde ben arkada grubu kontrol edeceğiz.

Araçlardan inerek, saat 12:30 ‘ da araçların başında buluşmak

üzere pazara doğru yürüyoruz.

İlk gün gördüğümüz Dordoy Pazarı ‘ nda kurulu ve kale yapısı

gibi konteynerler Osh Pazarı’ nda görülmüyor.

Ama, pazara giren sokaklar o kadar dar ki. Bu dar sokaklardan geçmeye çalışan ve çekçekli arabaları kullananlar “ col col “ , yol yol , diyerek insanlardan yol istiyorlar.

Ne çekçekleri kullananlar, ne de dar sokaklarda yürüyenler, sabırsızlık göstermiyorlar, herkes şark insanının dinginliği içinde ve yol isteyenlere yol veriliyor.

Sokakların darlığı kimseyi rahatsız etmiyor. Daha sokaklara adım atar atmaz pazarın kendine has rengarenk ve büyülü dükkanları insanları hemen kendisine çekiyor.

Grup hemen dağılıyor dükkanlara, aslında bizi çeken sadece renkler oluyor.

Birbirimizi kaybetmemek için arada Asel Ece ile telsiz konuşması yapıyoruz.

Ak Sakal Hilmi telli komuzlara / kopuzlara doğru gidiyor, ardından Suna geliyor.

Örük, diyor satıcı Kırgız, ben “ yani erik ağacından “ , diyorum ve erik ağacı tekne için çok uygundur.

Kendime kızıyorum, ama dönüş yolunda dükkanlardan birinde yıllardır aradığım ve bulamadığım,Afgan dostlarımı da sorduğum, onların da bihaber oldukları Afgan Mücahitleri’ nin giydikleri efsane berelerden , Afganların “ pakul “ dedikleri ve deve tüyünden yapılma bir bere görüyorum.

Pazarlıksız ve ilk Yurt Gezimizde başıma takmak üzere hemen bir “ pakul” alıyorum.

Buluşma saati yaklaştıkça telsiz konuşmalarımız artıyor Asel Ece ile.

Grubu toparlamak zorlaşıyor. Neyse ki, herkes toparlanıyor

ve aynı pazarda bulunan tohumculardan tohum almak isteyenler ayrı bir grup olarak Asel Ece ‘ nin peşine takılıp gidiyor.

Kaç kişi tohum aldı, bilemiyoruz, ama her çeşit ve renkte baharat ve çerez tezgahının görüntüsü bile iştah açıyor.

Biz bir grup araçların başına gidiyoruz.

Solda , küçük kerpiç bir tandırın üzerinde dumanı üstünde tüten “samsı” görüyorum. Öğle yemeğine çok az kaldığı için yemek istemiyorum ama, samsının o tadının nasıl olduğunu biliyorum.

Ak Sakal Hilmi’ ye samsının tadına bakmasını söylüyorum.

Dursun Abi, yemek öncesi kendisine bir dondurma ısmarlıyor.

Gruplar nihayet toparlanıyor ve öğle yemeğine gitmek için araçlarımıza biniyoruz.

Öğle yemeği şehir merkezinde ve daha önce hep gittiğimiz Arzu Lokantası.Lokanta bütün Kırgız lokantaları gibi, geniş mekanlı, yüksek tavanlı rahat oturulacak bir yer.Bize ayrılan uzun masaya oturuyoruz.Ak Sakal başlamadan yemeğe başlamıyoruz.

Lokantaya girerken Doğan ve Ak Sakal’ a caddenin karşısındaki heykelden söz ediyorum. Hem tipik bir Sovyet heykel örneği, hem de öyküsü olan bir heykel olması bakımından aslında herkesin görmesini istiyorum.

KOCOM KUL

Kırgızların bu efsane haline gelmiş pehlivanı ,aslında gerçek hayatta da yaşamış birisidir.İnsanın aklının almayacağı bir yapıda olan KOCOMKUL KABA ULUU tam 2,36 cm boyunda ve 165 kg ağırlığınadır.

1888 – 1955 yılları arasında yaşamış olan KOCOMKUL ile ilgili olarak efsane haline gelmiş gerçek öykü ise, karlı bir kış günü atı ile yüksek dağları aşarak Su Samır yaylasına varmak isteyen KOCOMKUL , atının dağ geçidine varana kadar yorgunluktan dizlerinin üzerine çökmesi karşısında, atını o soğukta dağ geçidinde bırakmak istemeyip, atını da sırtına alarak karLI dağ geçidinden aşarak yaylaya inmesini anlatır.

Öğle yemeğinden sonra otelimize dönüyoruz. Öğle sonrası saat 17:00’ de otel lobisinde buluşmak üzere, dileyen odalarına çekiliyor, dileyen şehir merkezine gidiyor.

Yine alış veriş , ama yapacak fazla bir şey yok, zaten alış veriş için ayrılan zaman sadece bir saat ve akşam 19:00’ da akşam yemeği olacak.

Saat 17:00’ de otel lobisindeyiz. Bir araca doluşarak, şehrin en büyük meydanlarından birisine gidiyoruz.Bu meydan, diğer Kırgız şehir ve köylerinde olduğu gibi 1941 – 1945 tarihleri arasında Sovyet Ana Yurdu Savunması’ na katılarak hayatlarını kaybeden Sovyet halklarının evlatları için dikilmiş anıtlarla ve anıtların önünde hiç sönmeyen ateşle donatılmış.

İlk gün görme fırsatımızın olmadığı meydana nihayet çıkıyoruz. Bu meydanlar evlenen Kırgız çiftlerinin mutlaka uğrayıp ziyaret ettikleri meydanlar, ne güzel.

ANA YURT SAVUNMASI ANITI

Meydanda Ana Yurt Savunması Heykeli’ ne kadar yürüyoruz .Heykelin arka planında yüzü meydana bakan bir Kırgız Ecesi duruyor, başı dik ve gururlu, sağ elinde bakır bir tas tutuyor. Sovyet Ana Yurdu Savunması ‘nı anlatıyorum. Hiç sönmeyen ateşe işaret ediyorum. Anıtın üç sac ayağı gibi gelip, en üstte kızıl kızıl yıldızlı bir tündük ile birleştiğini gösteriyorum, çizgiye yay gibi diziliyoruz ve herkesi Soyvet Ana Yurdu Savunması’nda hayatlarını kaybeden Kırgız evlatları için saygı duruşuna davet ediyorum.

Kısa bir yürüyüş mesafesinden sonra alış veriş yapacağımız Sum Mağazaları’ na varıyoruz. Burası bizim 60’lı yıllarda ilk defa Ankara Ulus’ta , Anafartalar Caddesi’ nde açılan yürüyen merdivenli 19 Mayıs Mağazaları’ na benziyor. En üst kat hediyelik eşyalar için ayrılmış, benim çok hoşuma gidiyor dükkanları dolaşmak.

Bir antikacıdan Sovyet dönemi madalyaları soruyorum. Bir tanesi altın yıldızlı ve oldukça güzel. Fiyatını soruyorum, 36.000 Som.Bütün madalyaların arkasında seri numaraları var.Zorunlu olmasalar bu madalyaların sahipleri bu madalyaları satmazlar, diye düşünüyorum.

Nihayet alış veriş saati de bitiyor ve bütün grup toplanarak, yeniden Ana Yurt Savunması Anıtı önünden geçerek, akşam yemeği için bizleri bekleyen araçlarımıza gidiyoruz.

BUXARA LOKANTASI

Akşam yemeği Buxara Lokantası’nda olacak. Bu lokanta da çok ferah ve geniş mekanları olan bir lokanta. Önceki gezilerimize hep bize ait kapalı bir mekanımız olurken, bu sefer sadece bize ayrılan bir teras üzerinde hazırlanan uzun masada yerimizi alıyoruz.

Her zaman olduğu gibi, Ak Sakal yemeğe başlamadan, bizler de yemeğe başlamıyoruz.

Sahnede bir Kırgız genç kız karaoke yaparak Rusça , İngilizce pop şarkılar söylüyor.

Yemeğin ilerleyen saatlerinde orta yaşta bir adam geliyor ve Ernist ile bir şeyler görüşüyor.Gelen adamı tanıyorum ve o da beni tanıyor. Demek ki biraz sonra bir müzik grubu gelecek.

Nihayet iki ayal ( kadın ) ve iki erkekten oluşan bir Kırgız müzik grubu bizm bulunduğumuz teras şeklindeki yere geliyor .Ayallardan birisini tanıyorum.

Bu bizim GÜLNARA.

GÜLNARA

“Xoş kelinizder Gülnara “ , diye sesleniyorum Gülnara’ ya tanıdık bir sesle.

Kırmızı yeleği cepkeni içinde Gülnara sesin geldiği yönde beni görünce, o da gülümsüyor.

Ne çok tanıdık yüzlerimiz oldu bu Kırgız gezilerimizde.

Grup yerlerini alıyor. Önce telli komuzlarla, sonra ağız komuzları ile ve ney ile bize unutulmaz bir müzik gösterisi sunuyorlar.Atlar çayırda koşuyor, gelin ve görümce kavga ediyorlar ve sonra barışıyorlar, bütün bunlar sözsüz ve sadece müzik aletleri ile anlatılıyor.

Gecenin sürprizi ise yine Gülnara’ dan geliyor, bize “ Katibim “ şarkısını söylüyor.

Mutlu oluyoruz.

Akşam yemeği geç vakte gelmeden sona eriyor, daha otelimize gideceğiz, onca alış veriş paketleri çantalara yerleşecek, biraz dinleneceğiz ve gece 02:30’ da Manas Havalimanı’ na gideceğiz.

***//***

Yine bir Kırgızistan Yurt Gezisi peşinden geldik bu topraklara, mutlu anılarla dönüyoruz.

Dönmeden aklıma takılanlara yeniden ve yeniden dönüyorum.

Aklıma takılanları Türkiye ‘de bildiklerim ile çözmeye çalışıyorum, olmuyor, çözüm için yine bu topraklara dönmem gerektiğini düşünüyorum.

İlk aklıma takılan KULA oluyor.

Manisa’ nın bir ilçesi ve benim ilçemin, Sungurlu’ nun bir köyü KULA.

Safsata ve şarlatan açıklamalar, bu kelimeyi “kul ve kul “ olmak ile açıklar kuşkusuz.

KULA, AK KULA

Ak Kula , Manas’ ın atının adıdır ve Manas’ ın yaptığı bütün savaşlarda düşmanlarının tek bir amacı vardır, sadece ve sadece Manas’ ın atını almaktır.

Manas’ ın kendisini öldürmekten bile daha çok önemli olan bu amacın arkasında yatan , hem atın, yani Ak Kula’ nın eşsiz bir at olması hem de atın göçebe toplumlarda, Kırgızlarda namus kadar çok önemli olduğu, atını kaybeden komutanın, beyin, hanın, Manas’ ın arkasında hiç kimsenin, hiçbir Çora’ nın,(yiğidin) artık gelmeyeceği bilinir.

Mana Destanı’ nda savaş sahnelerinde Manas’ın düşmanları sık sık “ senin atını alacağım “ diye seslenir Manas ‘ a , kışkırtıcı bir şekilde.

At Anadolu yaylasında da aynı değere sahipti bir zamanlar.

O halde, nedir KULA ?

“ Gövdesi sarı veya kirli sarı renkte , yele , kuyruk ve bacağın alt kısmındaki kılların koyu renkte olduğu at donu “

İşte Kula’ nın anlamı budur , bir at donudur.

AK ve AY

“Ak” , sözcüğü ise bu topraklarda, Orta Asya ve Kırgız topraklarında yine en fazla duyduğumuz sözcüklerdendir.

Boz Üy dediğimiz keçe Yurtlar da aslında boz – ak karşılığı beyazı çağrıştırır bize ve Boz Üy karşılığı olarak

AK EV kelimesini rahatlıkla kullanabiliriz.

Manas ‘ ın atının adı AK KULA ‘ dır.

Cengiz Han’ ın atının adı

AK CULDUZ, yani AK YILDIZ ‘ dır.

Ak, aynı zamanda “ ay “ ile özdeştir.

Geldiğimizden bu yana adında “ ay “ olan ne çok kız ve kadın ismi duyduk :

AYGERİM, AYTULUN, AYSİRMA,AYSEL,

Belki de bozkırın rengine karşı bir özlem ak ve beyaz renkler.

İZLENİMLER

KIRGIZ ÜLKESİ İZLENİMLERİ

Sosyalist sistem dağıldıktan sonra , başta Baltık Ülkeleri’ nde olmak üzere, neredeyse bütün Sosyalist Ülkelerde ve Sovyet Cumhuriyetleri’ nde Sosyalist önderlerin heykelleri, Sovyet dönemi sıradan heykeller yerlerinden kaldırıldı, kimileri paramparça edildi.

Baktığımızda, Baltık Ülkeleri, Ukrayna, Beyaz Rusya daha çağdaş ve modern görünümüne karşı, hoş görüden yoksun bir şekilde bir dönemin heykellerine bile tahammül edemezken, onlara göre sözde daha” geri ve daha az gelişmiş “ Kırgızistan’ da neredeyse yerinden kaldırılan tek bir heykel bile yok.

Ana Yurt Savunması ile ilgili anıtlar dimdik ayakta ve anıtların ortasında yanan ateş hiç sönmüyor.

İnsan bunun ne demek olduğunu anlayamıyor. Kim ilerici, kim gerici.

GEZİ GRUBUMUZ İLE İLGİLİ İZLENİMLER

GELENEKLERİMİZ

Biz nereye gidersek gidelim, yurt içi veya yurt dışı geleneklerimizi de unutmadan ve yaşatmak amacıyla, yanımızda götürüyoruz.

En çok bağlı olduğumuz gelenek, akşam yemeklerinde grubun en büyüğünün yemekten önce bir konuşmasından sonra yemeğe başlamaktır.

Bu gelenek, Kırgız Topraklarında “ Ak Sakal ve Ece “ ile devam etti.

Hiçbir yemekte, sabah-öğle – akşam , Ak Sakal yemeğe başlamadan, kimse yemeğe başlamadı.

Diğer Kırgızistan gezilerimizde yaşamadığımız bir gelenek ve göreneklere bağlılık yaşadık.

– 30 Ağustos gecesi, Karakol’ da Dungan Ailenin evinde, akşam yemeğinden sonra “ Kahramanlık ve Cephe Türküleri ve Marşları “ söyledik.

– 01 Eylül, Kurban Bayramı sabahı, başta Ak Sakal, yanında Ece ve onun yanında en büyüğümüz Nigar Hanım saf tutarak, herkese birbiri ile kucaklaşarak, bayramlaştı.

Bunları yaşamak, gezi bitene kadar yaşamak, çok güzel ve duygusal anlardı.

Kimse, bunları yaparken , birilerine “ ilerici – gerici, ulusalcı – turancı vb “ yaftalar yapıştırmadı , bunu aklından bile geçirmedi, zira hepimiz öyle içten ve dostça katıldık ki bu gelenekleri yaşatmaya.

KAYGILARIMIZ

Bütün dünya ve bizim ülkemizin insanları “ kaygı “ , derin bir kaygı çağında yaşıyoruz.

Bizim olan ve / veya bizim olmayan bütün kaygıları yanımızda taşıyoruz ve gün geçtikçe bu kaygıları taşımayı artırıyoruz.

Oysa,

– Bizim Türkiye’ de ve Yurt dışında yaptığımız gezilerdeki tek ve en büyük amacımız, kaygılardan uzaklaşmayı sağlamaktır

– İnsanın yapay kaygılardan arınmadan, bu tür gezilere gelmesi bana göre boş yere bir çaba ve anlamsız yorgunluktur

– Her geziye yeni bir gezi ekleme gayreti, gezi “ torbasını “ gereksiz şişirmek,yeni kaygıları getiriyor, “acaba sırada hangi gezi var.”

– Oysa, bütün gezilere “ haydi “ denince ve kaygısızca çıkılmalı, hesapsız, kitapsız.

– Son Köl’ den düze inerken GSM operatörlerinin çekim alanına girmemizle birlikte sanki yeni ve bilinmeyen bir dünyaya gelmişiz gibi grupta yaşanan bana göre “ sancı “ tam anlamıyla “ kaygılarımızdı aslında.

– Çevrede onca güzellik varken, seyrine doyulmaz bir coğrafyadan geçerken, insanların el kadar bir ekran üzerine odaklanarak ve bin bir zahmetle gelen mesajları okuma ve yazdıklarını , çektiği fotoğrafları bir an önce gönderme gayretleri aslında karanlık bir odada sadece ekrana bakmaktan farklı değildi

– Hele , arada aracın Wi-Fi sistemini sorgulamak , burada duruyorum.

Madem ki atların ülkesinde 13 uzun gün geçirdik.

Madem ki, bu coğrafya at ile binicinin yani süvarinin ülkesidir.

O halde sözlerimi Türk Şiiri’ nin Süvarisi olarak bilinen İsmet ÖZEL ‘ in bir şiirinden alıntılarla noktalayayım.

(…)

Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

Kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin

(…)

Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

Bozuk paraların insanı,sivilcelerin

(…)

Şehrin insanı, şehrin insanı , şehrin

Pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin

***//***

Katılanlara, bozkıra,bürkütlere,dağlara,cılkılara,boz üylere,ak sakallara, ecelere,ana yurtları için kendini feda eden Kırgız toprağının çora evlatlarına,dağ esintisi müziklerine,Manas’,a , Aytmatov’ a, Frunze’ ye, Karaliyev’e, Kocomkul’ a, Pirjawalski’ ye,Ala Too ‘ ya, Son Köl’ , Issık Köl’ e, yerden göğe şükranlarımı sunuyorum.

***//***

Masallar anlatılır durur değil mi?

İşte tam bu noktada sözü Mihmandarımız’ın satırları ile bağlayacakken ek bir gün daha nereden çıktı demeyin, iyi ki çıktı ve biz 5 kafadar – Bedriye hanım, Serpil, Türkan, ben ve abim Selçuk – ,  ana grubumuzu İstanbul’a yolcu ettikten sonra eşsiz ve macera dolu bir Bişkek günü daha yaşama fırsatı bulduk.

Öyleyse kapanışı yapmak raporu düzenleme görevi verilen bana ve abim Selçuk Kalafat’a ait olsun diyelim ve başlayalım son günü anlatmaya;

12.gün

4 Eylül 2017

Gece yarısı 02:30 da otelin kapısına indik ve arkadaşlarla tekrar vedalaştık.. Türkan artık ev sahibi olmuş sayılır, yine gelsinler diye arkalarından su döktü, güle güle gidin dedi.. Ümran yukarıda pencerede e sallamakta…

Sabah kalkış 8:00 değil, son gün bizim için program dışı, Bişkek’i keşif ve kalan alışverişleri tamamlama günü..Burada Mihmandarımızın final satırlarındaki ‘’şehrin insanı şehrin insanı’’ serzenişine karşılık verircesine demek geçiyor içimden, ‘’gün şehre karışma’’ günü bizim için.. Biraz da sabah keyfi yapmalı.. 9:00 da kahvaltıda buluşuyoruz. Haritamızı dünden işaretleyen ve tarif eden Ülke’nin tavsiyesi ile Tumar Art mağazasını bulacağız. Dışarıya çıkıp şehri arşınlamaya başlıyoruz. İlk yarım saat içinde yön tayin etme tartışmaları esnasında karşımıza çok güzel bir kilise çıkıyor. Bu mavi beyaz büyük bir alanı kaplayan mimari eserin  özelliklerini görmek ve resimlemek yaklaşık yarım saatimizi alıyor.

Sonrasında Manas caddesi boyunca büyük, yaşlı ve hiç bitmeyen meşe ağaçları boyunca ilerleyerek yolun her iki yanına sıralanmış okullara giden sayısız genç insanların arasına katılıyoruz.

Birkaç kişiden yön için yardım aldıktan sonra mağazayı Manas Caddesi ile Kievskaya Caddesi kesişiminde, köşede buluyoruz. Bu arada şunu belirteyim ki;  Bişkek sokaklarına çıktığınızda karşınıza Türkçe konuşabilen bir kişi ilk 15 dakika içinde muhakkak çıkıyor. Bir önceki gün arkadaşlar neredeyse mağazayı boşalttıkları için bize bir şey kalmamış diyerek latife ediyor ve birkaç parça alışveriş ile oradan ayrılıyoruz. Saat öğlene yaklaşıyor, güneş tepemizde yükseldi, bir mola vererek biraz serinleyelim diyoruz. Tam karşımızdaki Cafe’nin bahçesi dinlenmek için cazip görünüyor.

Koltuklara atıyoruz kendimizi. Ne söyleyelim derken birden limonata diyoruz hep birlikte. Burada ölçekler litre bazında, bir gün önceki yemek molamızdan tecrübeliyiz. Limonata sürahi ile geliyor. Buz gibi ve lezzetli. 7 bardağa yakın, doya doya serinletiyor hepimizi. Üstelik sadece 280 com.14 TL. Fiyatlar bize göre oldukça ucuz.

Dinlendik, tekrar yürümeye başlıyoruz. Alato Meydanı’na doğru ilerleyeceğiz. Hedef Zum Alışveriş Merkezi. Filarmoni’nin önüne vardığımızda meydana kurulmuş Bozüy’leri görüyoruz.

Haydi önce burayı dolaşalım diyerek sıra ile uğruyoruz hepsine. Her bir Bozüy numaralandırılmış. Önünde, yanında yerel el sanatları keçe şirdaklar, şapkalar, ipek keçe karışımı şallar , çeşit çeşit ürünler sergileniyor.

Filarmoni binasının önüne bir sahne düzeneği ve seyirci platformu kurulmuş, sanatçılar halk ezgilerini seslendiriyorlar. Yurtların içerisinde Ece’ler karşılıyor misafirleri. Biz fotoğraf çekmek için kapıda dikildikçe gelin içeriye diye buyur ediyorlar..

Bir ece evin bölümlerini anlatıyor. Kapıdan girişte sağdaki bölüm mutfak, hemen yanında gelin odası, kapının tam karşısı, Yurt’un büyükleri Aksakal ve Ece’nin bölümü, yanı misafirler için ayrılan bölüm diye sıralıyor. Her bir Bozüy’de içerisi rengarenk düzenlenmiş.. Ece’ler kıyafetlerini giymeden ve başlıklarını takmadan fotoğraf çektirmiyorlar. Özenli ve geleneklerini anlatmak için istekliler.

Akıcı bir Türkçe ile nereden geldiğimizi soruyor.. Öğreniyoruz ki; kendisi  Biskek Atatürk Üniversitesi’nde öğrenci imiş. Öyle cana yakın ve sempatik ki, kendi çadırlarını tanıtmak için bizi bir uçtan alıp diğer uca kadar getiriyor ve çadırlarına misafir ediyor.. Gençlerin bu festivalde her bir çadır için tanıtım görevlileri olarak rol üstlendiklerini öğreniyoruz.

İçeride Ece’nin kıyafetindeki süslemelerin hepsinin kendi el emeği olduğunu anlatıyor. Hatta kendisine verilen madalyaları da gururla göğsünde taşıyor. Ne güzel oldu diyoruz Türkan ile birbirimize, fotoğraf makinelerimize sarılıyoruz.

Hanzade ile vedalaşırken adresini almayı da ihmal etmedik. Fotoğraflarını ve raporumuzun bir kopyasını böylece kendisine iletebileceğiz ve bize göstermiş olduğu sıcak ilgi ve misafirperveriği için kendisine küçük bir teşekkür sunabileceğiz.

Günün yarısını geride bıraktık, yavaş yavaş acıkmaya da başladık. Neredeyse hiç durmaksızın yürümek de yorunca haydi yine Samsı yiyelim diyoruz. İlk gittiğimiz yere uğruyoruz ancak orada kalmamış olduğunu görünce yakınındaki bir restorana geçiyoruz. Siparişleri vereceğiz. Burada çalışan garson genç kız nedense biraz sinirli. Kola istemiştik bir şişe, geliyor, sıcak, soğuk yok mu? diyoruz. Keskin bir ifade ile ‘’yok’’ diyor. Ne varsa o yani. E iptal edin o zaman bu siparişi başka bir şey söyleyelim diyecek oluyoruz. Ne mümkün!! Yine bir ‘’yok’’, iptal yok sesi yükseliyor. Tansiyonlarımızı daha fazla zıplatmamak ve günün keyfini kaçırmamak için, olsun, bu da günün payına düşenlerden diyip hızlıca çıkıyoruz dükkandan.

Serbest zaman bol olunca, üstelik Mihmandarımız da ortada yokken J, yol üstünde oraya da bakalım, buraya da bakalım uğramaları rahat oluyor haliyle.  El sanatları mağazaları keşfediyor hatta tuhafiye dükkanlarına varıncaya kadar, ham keçe bile temin edebileceğimiz bir toptancı dükkanı dahi keşfediyoruz.

Meydana yine gidelim, Aytmatov ile vedalaşalım diyerek yönümüzü heykele doğru çeviriyoruz arkasından. Meydanda gece için ışıklandırma çalışmaları yapılıyor.

Akşam ışıklandırmayı göremeyeceğiz, bizim de dönüş vakti yaklaşıyor yavaş yavaş. Otele dönüp yol hazırlıklarımızı tamamlamamız lazım. Daha votkalarımızı almadık, son parçaları tamamlamadık. Zum mağazasına da son bir kez uğradıktan ve Türkan’ın kızıl yıldızlı Rus Asker şapkasını bulduktan, bir iki şal daha aldıktan sonra haydi doğru markete gidip yollukları alalım diyoruz.

Votkaları aldık, ellerimiz kollarımız dolu, hava ha karardı ha kararacak, bir hayli yol da var otele.. Ne yapalım, atlayalım bir taksiye otele dönelim diyoruz.Boş bir taksi için bakınıyoruz sağa sola, akşam yoğunluğu, hafiften yağmur da gelebilir gibi esiyor bir yandan.

Bulamıyoruz, derken yine bir yardımsever Kırgız kardeşimiz sayesinde yoldan bir taksi çevriliyor. Lakin şöför şaşkın. Olmaz ki; demesine fırsat vermeden müthiş bir hız ve ustalıkla elimizdekilerin bir kısmına bagaja, sığmayanları da kendimizle birlikte o küçücük arabaya istifleyerek , yerleşiyor ve yola çıkıyoruz. Rus şöför, ama bu kadar yolcu, ama bu kadar kısa mesafe, ama bu kadar malzeme diye düşünüyor olsa gerek, kararlı bir ses tonu ile fiyatı söylüyor , bizim hep birlikte tabi tabii hadi gidelim dememize ve gülüşmelerimize anlam veremiyor. Öyle makul ki fiyat. Alt alta üst üste de olsak eğlenmekten geri kalmıyoruz.

Otele vardık. Son bahçe keyfimizi yaptık, yiyeceklerimizi hazırladık, hadi artık dinlenelim, sabahın körü görüşeceğiz diyor ve odalarımıza çekiyoruz.

Grup havaalanına gitmeye hazır, tam vaktinde lobideyiz.

Odalarda bizden önce bırakılan eşya kaldı mı ? kontrollerimizi de yaparak , bizi alana getirecek olan aracımıza geçiyoruz. Ernist sağ olsun, hem oteli, hem transferi ayarlayarak fazladan bir günümüzün rahat geçmesi için desteğini esirgemiyor. Aygerim ve şöförümüz  Valery Kırgızistan’dan son misafirlerini de uğurladıktan sonra yorgun, evlerine dönerken, biz 5 kişi de bu uzun ve unutulmaz geziyi yaşadığımız her şey ile;

gözümüzdeki renkler, kulağımızdaki sesler, gönlümüze kazınan yüzler, uçsuz bucaksız bozkırlar, yüce dağlar, derin maviler ile tadı damağımızda kalarak , tarifsiz ve paha biçilmez duygular ile tamamlıyoruz.

Arkamızda dörtnala giden atlar bozkırda tozu dumana katarken, alabildiğine özgür ve sınırsız koşarken…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.